Kısa zamanda bu kadar ortak düşüncemiz olduğunu farkettiğim arkadaşıma teşekkür ediyorum... Bana attığı mailin bir kısmını copy-paste yapıyorum... Ne kadar aynıyız di mi? Bu benzerlik beni mutlu etti... Sizinle paylaşmam gerektiğini hissettim... Eyy bloguma bakan 2-3 kişi arkadaşım ne kadar haklı değil mi?
Bencilsin sen! :) ben de bencilim. sonra ne oluyor biliyor musun? bir süreç bu. elde edince çok mutlu olacağını hesap ediyorsun. "o benim, kimse karışamaz! nihaha!" şeklinde. ama en azından bende öyle olmadı. ve sanırım hala daha öyle olmuyor. ve ben sanırım hiçbirkimseyi kendimi sevdiğim kadar sevemem. aslında severim. öldürebilirim sevgiden. ama sonra sıkılırım! biter! ben bitmeyeceğini düşünsem de biter. sadık bir insanım aslında. ama olmadığım durumlar da olabiliyormuş. ve ben düzene gelemiyormuşum. bunlar hep yakın bir zamanda taş çatlasa 6 ay içerisinde kendimde keşfettiğim şeyler.
insan kendini çözemiyor. çözmemeli de. devamlı öğrenmeye açık olmalı. zaten öğrendikçe ve geliştirdikçe kendini, sendeki farklılıkları da daha çabuk görebiliyorsun. kimse kimseyi etiketlememeli. dahası kimse hiçbir şeyi, hiçbir olayı basite indirgememeli. evet birçok şeyin temelinde basitlik var, hani sadelik yatıyor ama ortaya çıkan sonuç ne kadar kompleks yani karışık ise hem onun tabanı bir o kadar sade hem de çıkan sonuç oldukça gerçekçi oluyor. bilmiyorum. aksi takdirde tabanın basitliği sonuca yansıyınca ne oluyor? sonuç da basit kaçıyor. oysa her birimiz insanız ve basitliğin sadelik anlamına gelebileceğini bildiğimiz gibi, sığlık anlamına gelebileceğini de biliyoruz.
cümleden demek istediğim noktalar şunlardı, ben durumlara güvenirim. bazı yargılara güvenirim. iyi bir insan olmak. dürüstlük. güven. açıklık ve sahidenlik. gerisi benim için boştur. eğer bir şeye güvenirsem sonuna kadar sahiplenebilirim. onun benden beklentisi neyse elimden gelebildiğince karşılamak için özveri gösterebilirim. bu daha önce hiç yapmayacağımı sandığım bir şey de pekala olabilir. yargılara varmak en klişesi ve madem ben bunlardan kaçınıyorum evet o zaman bana engel diye dayatılan birçok şeyi de - canım istediği doğrultuda - aşabilirim. her şey bana kalmış. benmerkezcil işte. buna sen bencillik de. evet bencilim ama hümanist olan bir insanın olmadığı kadar da hümanistim de. güvenimi kazanmayı başarabilmişse bitmiştir. ben onun her şeyi olabilirim. ama güven diye bir şey gerçekten nadir. çünkü kimse kendini olduğundan daha kötü yansıtmak istemiyor. yaşadığımız dünyanın akıbetiyle paralel düşünce insanların bu seçimine evet, mantıklı diyebilirim.
bir adamın ya da bir kadının karakterini çözmek ve samimiyetine bağlanmak kadar olağanüstü bir şey olamaz mesela bana göre. samimi olabilmek ve içtenlikle karşındakine kendini açabilmek, tüm zaaf ve kusurlarınla yüzleşerek en nihayetinde basit bir insan parçası olduğun gerçeğini inkar etmeden ve karşındakinin de senden çok da farklı olmayan biri olduğunu fark ederek sohbete başlamak, sigaranı yakıp, çay ve kahve içmek. sohbet etmek kısacası. dürüst olabilmek. samimi, sevimli, sıcaklık hissi... bana bunu kim sağlayacaksa ben onunlayım. isteyen istediğini düşünsün, benim için matt pokora'nın da dediği gibi "they talk shit about me" olayına girip dedikodu yapsın, ne önemi var? ben kendimi biliyorum mu ki sen beni etiketliyorsun? bir de çok hoşuma gidiyor. çemberin içine dahil olmaya çok hevesli bir toplumuz. açıkçası başka toplumlardan bana ne? ben kendiminkinin zaaflarını söyleme özgürlüğüne sahip miyim değil miyim? sahibim. biz böyle insanlarız. kalabalığı seviyoruz. sürü psikolojisi var. uyalım amcaya! aman dışarıda kalmayalım şöyle yapalım. birey olabilmeyi beceremiyoruz. bu toplumsal açıdan hakikaten olumlu olsa da, birebir insan ilişkilerimiz, en azından bana göre, pek de olumlu değil. algı farklı çünkü. daha fazla insan, daha fazla çevre hep. birey olduğunu unutabilmek için ellerinden geleni yapan insanlar... bilmiyorum.
Yasaklar, Arzular
Demiş ki "Hiç kimsenin yapmayı arzu etmediği bir şeyi yasaklamanın gereği olamaz; ve en kesin bir şekilde yasaklanan bir şeyin mutlaka arzulanan bir şey olması gerekir." Sence doğru mu? Gerçekten böyle miyiz? Düşünmek lazım...
Ha bide şöyle demiş
"Nerede bir yasak varsa, orada buna neden olan bir arzu, itiraf edilmeyen ve bilinçdışında kalan bir tamah vardır."
Alakasız belki ama bunları okuduğun için hatta belki birazcık kafa yorduğun için sana benden bir hediye... O bir mp3...
Ha bide şöyle demiş
"Nerede bir yasak varsa, orada buna neden olan bir arzu, itiraf edilmeyen ve bilinçdışında kalan bir tamah vardır."
Alakasız belki ama bunları okuduğun için hatta belki birazcık kafa yorduğun için sana benden bir hediye... O bir mp3...
!!!
Tinsellik özel bir terimdir, ve sezgilerle baş etme anlamına gelir. Teist gelenekte (dinlerde) kelimelere yapışan bir kavram vardır. Bazı eylemleri ilahi ilkelere göre nahoş olarak, bazı eylemleri ise hoş olarak değerlendirir. Ateist gelenekte ise, bu çok doğrudandır, olayların geçmişi özel bir önem taşımaz. Asıl önemli olan şudur; "Burası" ve "Şimdi". "Şimdi" kesin olarak şimdidir. Biz, tam o anda ne mümkünse onu deneyimlemeye çalışırız. Bir geçmiş var olduğu için Şimdiye sahip olduğumuzu düşünmenin bir anlamı yoktur. Bu "şimdi". Tam şu an. Gizemli bir yanı yok, sadece "şimdi", çok basit, dosdoğru. Ve bu "şimdilik"ten bir şekilde her zaman bir aklın anlama yetisi doğar, şöyle ki; gerçeklikle sürekli etkileşimdesinizdir. Teker teker. Adım adım. Sürekli. Aslında biz her zaman, müthiş kesinlikte deneyimleriz. Ama "Şimdi" tarafından tehdit ediliriz, bu yüzden geçmişe veya geleceğe atlarız. Hayatlarımızda var olan şeylere dikkatimizi yönelttiğimizde, öyle zengin bir hayat sürüyoruz ki, bütün o seçimler her zaman varlar, ama hiçbiri kendi başlarına kötü veya iyi değiller. Bizim yaşadıklarımız koşulsuz deneyimlerdir. Onlar üzerlerinde şöyle etiketlerle gelmezler: "Bu kötü olarak değerlendirilir" veya "Bu iyidir". Biz onları deneyimleriz ama aslında onlara doğru dürüst önem vermeyiz. Aslında bir yerlere varacakmışız gibi düşünmeyiz. Bir mücadele gibi düşünürüz. Ölmeyi bekleriz. İşte sorun da bu, bu "şimdilik" e hakkıyla güvenmemektir, Aslında şimdide deneyimlediğimiz şey pek çok kuvvetli şey içerir. O kadar güçlü ki onunla yüzleşemeyiz. Bu sebeple her zaman geçmişten ödünç alır ve geleceği davet ederiz. Belki de bu yüzden dini ararız. Belki de bu yüzden sokaklarda uygun adım yürürüz. Belki de bu yüzden toplumdan şikayetçiyiz. Belki de bu yüzden başkanlara oy veririz. Bu epeyce ironik, hatta çok tuhaf."
Tesadüfler Sarmış Dört Bir Yanımı
Az önce Terminator Sarah Connor Chronicles'ın 1. Sezonunu bitirdim. Olaylar o kadar çığrından çıktı ki... O kadar kafam karıştı ki... Turk adlı dünyayı yok edeceği düşünülen bilgisayarın sahibi olan Sarkissian mefta oldu hem de bir çocuğun gözleri önünde... Neyse söylemek istediğim asıl konu bu değil... Bakın bunlar tesadüf mü sizce? Turk adlı bilgisayarın sahibi Ermeni bir bey... Adı da Sarkissian :) Bir de zenci ablamız var hiç konuşmayan... Hep yardımcı olan... Altın küpeli kendisi... Bir de çekik gözlü güzel robotumuz :)
Hayal No:1
Ne yapmak lazım biliyor musun? Birazcık oyunculuk eğitimi almak lazım. Sağlam yerlerde, sağlam insanlarla... Sonra 2 3 sene tiyatrolarda filmelerde sürünüp yurtdışında da biraz eğitim görülmeli... Oxford Drama çok kasıyor farkettim... Ama NYFA de fena seçenek değil bence. Ardından yurtdışında belli başlı yerlerde göründükten sonra 2-3 film çekmek yeter... Ardından bir grup kurup küçük barlarda konser verilmeli... Sonra belki 1 single belki 1 albüm. Farkındayım çok Juliette Lewis ama güzel... One hit wonder bile olunur... Tıpkı Jennifer Page gibi... Ne yapar ne eder acaba hiç duymadım yıllardır. Sanırım biyerlerde crash söz konusu :P... Sonra ne yaparsan yap... Zaten yaş 30u bulur bu sırada... Ölebilirsin... :) Hızlı yaşa genç öl. Ama arkanda bir şeyler bırak... Cheers...
F*ck You!
Lily Allen'ın yeni albüm çıkmadan elime düşenlerden... Dinleyin bence gayet güzel...

Lily Allen - Fuck You

Lily Allen - Fuck You
Harbi Anlamadım!
Ne bu ya heryerde çalıyor... Anlamazdın Anlamazdın... Bir film bu kadar mı herkesi etkiler... Daha filmi izlemedim ama hemen klasik önyargım oluştu. Herkes sevdiyse kesin salak bi filmdir dedim. Ama filmden önce Aylacığım baydı beni. Neyini sevdiniz bu şarkının cidden anlamazdım anlamadım...
Cooliris
O bir media görüntüleyicisi... Apple a hastaysanız denemelisiniz... Can sıkıntısına birebir. Buyrun
Otto von Riesenthal
Das ist des Jägers Ehrenschild,
Daß er beschützt und hegt sein Wild,
Weidmännisch jagt, wie sich’s gehört,
Den Schöpfer im Geschöpfe ehrt.
Daß er beschützt und hegt sein Wild,
Weidmännisch jagt, wie sich’s gehört,
Den Schöpfer im Geschöpfe ehrt.
Ağaç
Ağacın en tepesine çıktığımızda farkettim ki
İkimizde Avcıyız
2 seçenek vardı
Ya sen beni vurucaktın, ya ben seni
Ya da bırakcaktık kendimizi
Taa ağacın en tepesinden...
İkimizde Avcıyız
2 seçenek vardı
Ya sen beni vurucaktın, ya ben seni
Ya da bırakcaktık kendimizi
Taa ağacın en tepesinden...
Kimse Sevmez Mi Yahu?
İlk başlarda arkadaşımın evinde kalırken cnbc-e 4 bölümünü ardarda yayınladı... O an sevdim diziyi... Kime izletsem sevmiyor... Kimse beğenmiyor... Neden ya? Bir arkadaşım "En gıcık olduğum hikayedir şu robotlar." dedi. Nasıl ya??? Bence cidden Apocalypse dedikleri şey Terminator'ın öngördüğü gibi olacak... Baksanıza... Bana inanmıyorsanız şu kıza inanın.

Ha... Ona da mı inanmıyorsun??? O zaman buna inan


Ha... Ona da mı inanmıyorsun??? O zaman buna inan

Sanırım Şarkı Budur...
Beni bilen bilir... Hep sıkılırım... Herşeyden... En eğlendiğim anda bile... Az önce farkettimki Gossip Girl de sıkça seslerini duyduğumuz The Pierces 2007de bana göre bi şarkı yapmış... Tahmin edebileceğiniz gibi şarkının adı "Boring".
Sözler için tıklayın.
Sözler için tıklayın.
Top 5 Björk
Son zamanlarda yine Björk dinleme triplerim çoğaldı... Media Playerımın kayıtlarına göre en çok dinlediğim şarkılar şunlarmış:
5- Pluto {Homogenic} , Who Is It (Carry My Joy on the Left, Carry My Pain on the Right) {Medulla}



*İki şarkıda aynı sayıda dinlenmiş
4-Hope {Volta}

3-Innocence [Simian Mobile Disco remix] {Innocence}

2-Wanderlust {Volta}

1-Declare Independence {Volta}
Declare Independence
Cheers!
5- Pluto {Homogenic} , Who Is It (Carry My Joy on the Left, Carry My Pain on the Right) {Medulla}



*İki şarkıda aynı sayıda dinlenmiş
4-Hope {Volta}

3-Innocence [Simian Mobile Disco remix] {Innocence}

2-Wanderlust {Volta}

1-Declare Independence {Volta}
Declare Independence
Cheers!
Yağmur
Etrafta o kadar negatif enerji saçan, özellikle bana yöneltilen bu kadar negatif enerji varken bu kadar pozitif olabilmek o kadar güzel bir duygu ki... O yüzden eğer etrafımdaysanız saçtığım pozitif enerjiden yararlanmalısınız... Uzaktaysanız da yazılarla bile ulaşır bu enerji... O kadar güçlü ki çünkü... Bence şemsiyelerinizi ters çevirip kapabildiğiniz kadarını kapın... Dünya artık çok az pozitifliğe sahip çünkü... Az bulunur olmak mutluluk verici... Ben her mutlu olduğumda björk dinlerim... :) Sizde yapın...

XoXo Kibariye ;)

XoXo Kibariye ;)
AlternHayat
Çalışan bir ailenin çocuğu olmak zordur. Kısıtlı ilgi , kısıtlı alaka ve kısıtlı sevgiyle yetinmek zorundadır çocuk. Can bunu en iyi bilen hatta yaşayarak öğrenen bir çocuktu fakat bir yönden de çok şanslıydı. Çünkü annesinin , babasının göstermediği ilgiyi alakayı ona Ömer dedesi fazlasıyla gösteriyordu. Ne annesine düşkün ne de babasına düşkün bir çocuktu o. Ebeveynleri işten geldiğinde modu değişmez Ömer dedesini gördüğünde türlü şımarıklıklar yaparak ona olan sevgisini belli ederdi. Ömer dedenin ise 3 yaşındaki ilk ve tek torununa olan sevgisi çok farklıydı. Çocuğundan öte bir şeydi onun için Can. Canıydı bitanesiydi. Yıllarca çalışıp alın teriyle yaptırdığı müstakil evinin bahçesinde oyunlar oynar , zamanı geldiğinde de bahçedeki çiçeklerle ve bitkilerle oyalanırlardı. Can dedesinden çok şey öğrenmişti. Dedesi onun için hem anne hem de babaydı. Ama bir gün Can olan olaylara hiç anlam veremedi...
Herkes ağlıyordu. Hatta o dedikoducu karşı komşu bile. Ne oluyordu bu insanlara. Yoksa annem babam işten mi çıktı diye düşündü Can. Çünkü onları daha fazla üzebilecek bişey olduğunu sanmıyordu. Ama dedesi yoktu ortalıkta. Nerde acaba diye düşündü. Onun olmaması ona büyük güvensizlik veriyordu. Korktu. O da ağladı. Onu gören anne baba daha çok... Herkes daha şiddetli ağlıyordu artık...
Kocaman bir bahçeye gittiler. Ama Can daha önce böyle bir bahçe görmemişti. Bütün güzel çiçekler kocaman büyük beyaz saksılardaydı. Saksılarda işaretler vardı. Huzurlu bir yerdi... Yeşildi... Dedemde burada olsa diye düşündü... Bakındı ama bulamadı... Sonra arabadan indiler. Annesi bugün işe gitmeyip bu bahçeye götürmüştü onu. Ama yalnız değildiler. Yanlarında tanıdığı herkes vardı. Hatta daha da fazlası... Annesi kucağına aldı Canı. Yürüdüler bir süre. Daha sonra komşulardan biri aldı Canı. Kucaktan kucağa gidiyordu Can. Ama nedense kimse onun yere basmasına izin vermiyordu. En sonunda ağladı ve yere indi. Kalabalığın arasından annesinin bacaklarını gördü. Kalabalığı aşıp yanına gitti. Önlerinde koca bir çukur vardı. İçindede beyaz bir kumaş. Kimse içeri bakmıyordu herkes ağlıyordu. Bir ara o beyaz kumaşı sadece kendisi görüyor sandı. Annesine baktı , insanlara baktı. Hala ağlıyorlardı. Kumaşın üstüne toprak atmaya başladı bir amca. O sırada bir toprak parçası kumaşı hareket ettirdi ve kumaşın altından dedesinin yüzünü gördü. Ne yapıyordu bu insanlar? Annesine tekrar baktı. Hala ağlıyordu. Dedesine baktı ve gözünün açık olduğunu farketti. Dedesi ona baktı ve göz kırptı. Tam o anda toprak atan amca bir parça daha toprak attı. Artık göremiyordu dedesini. Neden gömmüşlerdi dedesini? Yoksa bu bir hayal miydi?
3 Gün geçmişti ama Can bu olayı hala anlam verememişti. Artık çevresine daha farklı bakıyordu. Ağaçlar çiçekler onun için daha bir değerliydi şimdi. Çünkü dedesi çok sevdiği bahçesi için daha önce birşeyler gömmüştü. Tıpkı onu gömdükleri gibi. Ama bir fark vardı... Tohumlar hareket etmiyorlardı...
Nazan hanımın ağlamaktan gözleri şişmişti. Ama artık toparlanması , uğruna çocuğunu ihmal ettiği işine dönmesi gerekiyordu. Her zaman giydiği krem rengi takımını giydi ve çıktı. Can ise uyuyordu. Bir bakıcı bulana kadar pek nazik karşı komşuları Şenay hanım ona bakımayı kabul etmişti.
Can uyandığında karşısında dedikoducu komşuyu görünce çok şaşırdı. Ondan hiç hoşlanmıyordu. Cana zorla yemek yedirdi ve oyun oynaması için oyuncaklarını yere koydu. Bu kadın neden sürekli televizyon izliyor diye düşündü Can. Neyse ki saatler sonra kalktı dedikoducu teyze. Televizyon izlemesi bir yana gördüğü şeyleri anlattığı birisi vardı sürekli telefonda. Son zamanlarda olan hiçbir şeye anlam veremediği gibi buna da anlam veremedi Can. Apar topar üstüne birşeyler giydirildi. Dışarı çıktılar. Sitenin bahçesine gittiler. Burada kaydıraklar , salıncaklar ve küçük bir çim alan vardı. Can asla oyuncaklarla oynamazdı. Hep çimlerin üstünde birşeyler yapardı. Kimseye zararı yoktu. Dedikoducu teyze biriyle konuşmaya daldığı sırada önündeki çimenin büyüdüğünü farketti. Bu o kadar küçük bir büyümeydiki bunu ancak onun kadar küçük bir insan farkedebilirdi. Yan tarafta sulanan ağaçlı yola baktı. Ağaçlarında uzadığını farketti. Etrafındaki çoğu şey büyüyordu. Bu işin içinde bir iş vardı ama neydi. Neler oluyordu. Önce dedesini toprağa gömmüşlerdi şimdi bitkilerin büyüdüğüne şahit oluyordu. O anda sulama sistemi çalıştı ve apar topar Canı aldı dedikoducu teyze...
Can'ın aklında binlerce soru işaretiyle tekrar parka gideceği günü sabırsızlıkla bekliyordu. Ertesi gün tekrar parka gittiler. Tekrar aynı yere oturdu. Bugün çimler biraz daha uzamıştı. Elindeki su matarasından yere biraz su döktü. Bir süre sonra çimler biraz daha uzadı. Bu normal olamazdı. Çimleri söktü, toprağı kazdı. Bir delik açtı ve aşağıda hareket eden birşeyler farketti. O anda sulama sistemi tekrar çalıştı. Dedikoducu teyze dünkünden biraz daha şiddetli bir şekilde onu yerden kaptı. Elleri çamurlu diye ona bağırdı. Halbuki dedesiyle bahçede oynarken elleri çamurlanınca ona hiç kızmazlardı. Neydi bu şimdi. Yapılmaması gereken bir şey mi? Yine anlam veremedi. Ama aklında düşündüğü çok daha önemli bir konu vardı. Toprağın altında hareket eden şey de neydi?
Sonraki gün uyandı. Kararlıydı. O deliği tekrar açıp ne olduğunu görmeliydi. Yemek yenildi. Oyun oynandı. Televizyon izlendi. Telefonla konuşuldu. Evet bütün rutinler bitmişti. Sırada parka gitmek vardı. O sırada kapı çaldı. Başka bir kadın daha gelmişti. Olamaz dedi içinden Can. Umarım parka gitmemizi engellemez. Ağladı. Huysuzlandı. Sonunda istediğini yaptırdı. Parka gittiklerinde tekrar yerini aldı ve plastik küreğiyle kazmaya başlamadan önce matarasından su döktü. Bekledi... Bekledi... Ve çimler uzamaya başladığı anda kazmaya başladı. Altta bir şey vardı. Hissediyordu. Deliği açtı, yüzünü yaklaştırdı...
Çoğu yaşlı yüzlerce insan çalışıyordu. Canla başla... Kimileri kovalarla yukardan damlayan suları topluyor, kimileriyse su akan yerdeki ipleri yukarı ittiriyordu. Beş altı kişilik bir grup ise yukardan su damlayan bir ağacın altına kütük parçası sıkıştırmaya çalışıyordu. Herkes inanılmaz bir çabayla çalışıyor, yorulmak nedir bilmiyorlardı. Ağaç kökünün altına yeni bir kütük silindiri sıkıştıran grup işini bitirmiş, işlerini başarıyla bitirmenin coşkusuyla 1 bardak su içiyorlardı.
O sırada Can tanıdık bir yüz gördü. Rüya değildi... Evet evet bu Ömer dedesiydi... Ömer dede suyunu içerken yukarıya doğru baktı ve torunun ona bakan gözlerini gördü. Ömer dede bir şey söyleyemeden diğerleride Canı farketti. Ömer dede diğerlerini başına topladı ve bir şeyler konuştu. Sanki bir şey için onları ikna etmeye çalışır gibiydi.
"Onuda alalım. Görüceksiniz... Çok zeki bir çocuktur." dedi Ömer dede diğerlerine. Bu tarafa yeni gelmişti ama kısa zamanda herkes tarafından sevilmişti. Ondan zarar gelemeyeceğini herkes biliyordu. Ama ya bu küçük sıralarını diğer taraftakiler öğrenirse... İşte o zaman bu onlar için son demekti. Çünkü başkanla böyle anlaşmışlardı. Onlara verilen bu ikinci şansı kimse tepmek istemezdi... Fakat Ömer dede çok ikna edici konuştu ve sonunda herkesi ikna etti. Artık Can da onunla olcaktı. Tam bir haftadır göremediği torunu artık onunla olacaktı. Hem de sonsuza kadar.
Ömer dede yukarı baktı. Canı yanına çağırdı. Diğerleri Canın üstünde durduğu destekleri kaldırdılar ve Can aşağı düştü. Ama hiç canı yanmadı. Dedesine sarıldı sımsıkı. Aşağıdan yukarısı çok yüksek görünüyordu. Dedesi ona "burada öğreneceğin çok şey var" dedi. "Mesela artık yemek yemen gerekmeyecek" dedi. Can şaşırdı. "Hatırlıyormusun bahçede yaptığımız şeyleri" dedi Ömer dede. Can kafa salladı. "Biz burada insanların dünyada yaşayabilmeleri için çalışıyoruz. Soyumuzun devamı için..." dedi. Etrafta koca yeşil ip ruloları vardı. "Bunlar ne?" diye sordu Can. "Onlar fotosentez yapabilen ipler" dedi dedesi. "Çimleri hatırlıyor musun?" dedi. Canın cevap vermesine fırsat vermeden "İşte onlar bu iplerden yapılıyor... Bize yaşamamız için kaynak verdikleri yere bizde karşılığında onların yaşayabilmesi için bu iplerden veriyoruz... Onlar kaynağa devam ettikleri sürece uzatıyoruz. Böylece onlar da hayatta kalıyor biz de... Tabi biz buraya hayat demiyoruz... Buranın adı Cennet...." dedi. Canın kafasında uçuşan her şey artık yerine oturmuştu. Hayatın bütün döngüsünü çözmüştü... Hatta çözmekle kalmayıp , bir parçası da olmuştu...
İnsanlar
Kimilerine taşrada yaşamak , kimilerine şehirde yaşamak zor gelir... Şehir hayatından sıkılan Sarp şehire uzak bir yere taşınmayı tercih etmişti. Aslında tek neden şehir hayatından sıkılması değildi. İnsanlardan ve bulunduğu ortamdan kaçtığı bir gerçekti. Ne kadar kaçsada onları özler sık sık ziyaretine gelmeleri için diretirdi. Evinin küçükte olsa çok huzurlu olduğunu söyleyip dururdu.
Sarp bütün günü evinde geçirdi. Eşyalarını yerleştirdi , temizlik yaptı , buzdolabını temizledi... Bütün ev işleri neredeyse bitmişti. Akşam yakınlardaki bir sahilde parti vardı. Kararsız bir şekilde ne yapcağını düşünürken birdenbire telefonu çaldı. Arayan Özkandı. 3 gün önce tanıştığı Amerikalı arkadaşlarıyla muhtemelen partiye gideceklerini ve Sarpında gelmek isteyip istemeyeceğini sordu. Sarp tamam dedi. Ne kadar eski ortamından kaçsada insanlar olmadan yaşayamadığının farkındaydı. Yarım saat sonra telefonu yine çaldı. Arayan Yeşimdi. Aniden Sarp önceki gün yeşimle parti planı yaptığını hatırladı. Telefonda tekrar plan yaptılar. Sarpın evinde buluşulacak orada biraz içilecek sonra partiye gitmeyi planladılar. Sarp mutluydu arkadaşları onu düşünüyordu. Sarp bulaşıklıktan yeni yıkadığı buz kalıplarını aldı içlerine su doldurup buzluğa koydu. Onbeş yirmi dakika sonra Halil aradı. "Partiye gidelim mi?" diye sordu. Sarp tamam dedi."Bana gel buradan gideriz". Sarp inanılmaz mutluydu. Bir sürü insan o uzakta bile olsa onu hatırlayıp birlikte vakit geçirmek istediklerini belirtmişlerdi.
Aradan üç saat geçmiştiki Sarp sıkıldı ve Yeşimi aradı. Yeşim "partide buluşalım" dedi. Sarpta "Tamam sorun değil zaten bir-iki arkadaş bize gelicek orada buluşuruz." dedi. Ardından Özkanı aradı. Özkan partiye gitmekten vazgeçtiğini söyledi. Telefonu kapar kapamaz Halil aradı. "Ben vazgeçtim" dedi. Sarp zaten gidip gitmemekte tereddüt ettiği partiye artık gitmek istiyordu ama hevesi kursağında kalmıştı. Ne yapacağını bilemeden Yeşimi aradı. "Bize gelin burdan gidelim nolur." dedi. Yeşim tamam deyip ekledi çaldırınca yola çık çünkü evini bilmiyoruz dedi.
Onbeş dakika sonra telefon çaldı. Sarp koşa koşa yola çıktı. Ama kimse yoktu. Yeşimi aradı. "Taksici oraya gidersek çok para alacağını söyledi o yüzden biz direk partiye gittik hadi sende gel kapıda bekliyoruz" dedi. Sarp kendini ayağa kalkarken yumruk yiyen bir boksör gibi hissetmişti. Neyse dedi kendi kendine. Evine döndü , apar topar hazırlandı ve yola çıktı. Sahilin girişinde Yeşimi aradı ama cevap alamadı. Son parasını partinin giriş ücretine verdi ve içeri girdi. İçeride Yeşimi buldu. Yeşim özür diledi gürültüden telefonu duyamadığını söyledi. Sarp dert etmedi. Yeşim onakendini affetmesi için bir bardak vodka ısmarladı. Yarım saat sonra Sarp sarhoş olmuştu. Onlarca arkadaşı vardı çevresinde. Hepsiyle konuştu selamlaştı. Tuvalete giderken bir adam yaklaştı ona ve tuvaletin nerede olduğunu sordu. "Şu tarafta gelin sizi götüreyim." dedi Sarp. Tuvaletin olduğu yere girdiklerinde Adam ve bir arkadaşı Sarpa saldırdılar. Sarp daha önce hiç kavga etmemişti. Yumruklar havada uçuşurken Sarp bir arkadaşının onun yanında olduğunu farketti. Zar zor kaçtı. Adamların dertlerinin ne olduğunu anlayamamıştı. O kadar sarhoştu ki ne yapması gerektiğini bilemedi ve eve dönmeye karar verdi. Ne adamların yüzü ne de kavganın sebebini hatırlayamıyordu. Sahilin çıkışında bir arkadaşına rastladı. Onu eve götürebileceğini söyledi.
Eve geldiğinde Sarp çok mutsuzdu. Arkadaşlarıyla içmek için buzdolabına koyduğu buzu alıp yumruk yediği yanağına koyup uyumaya çalıştı. İçinden "Umarım sabaha olanları hatırlamam." diye geçirdi.
Seviore
Her ne kadar beni kapıda çoğu zaman oyalasanda hatta bazen kapıyı açmasanda,
Sabahları kalktığımda soğuk tavırlarınla beni sinirlendirsende,
Asosyal kişiliğinle şehre çok uzak olsanda,
Etrafındaki insanları sevmesemde,
Sanırım seni seviyorum...
Başbaşa yaptığımız kahvaltıları,
Balkon sefaları,
Küvet keyifleri,
Geceleri uyuyamadığımda hayal kurmama yardım etmeni,
Ne kadar dağınık olsanda her gün toparlanma umutlarımızı
Cidden ama cidden seviyorum...
Biliyorum çok fazla hayalimiz var,
Misafirler gelecek,
Yaz olucak havuza giricez,
Arabamız olucak,
Arka taraftaki o patikayı keşfedicez, (ki google earthden baktım denize çıkıyormuş)
Ha bide çift kişilik yatağımız olucak...
Bunları düşünmeyi de seviyorum....
Umarım gün geçtikçe daha çok eğleniriz,
Birde internetimiz bağlanırsa, Televizyonumuz olursa....
Var mı be bizden mutlusu :)
Annemde gelsin görsün istiyorum seni...
Cidden bak...
Evim güzel Evim....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)